29 Mayıs 2017 Pazartesi

"27 MAYIS 1960 – 27 MAYIS 2017", Gazeteci-Yayıncı, Araştırmacı-Yazar: Mehmet Arif DEMİRER

27 MAYIS 1960 - 27 MAYIS 2017
Mehmet Arif DEMİRER
27 Mayıs 1960, bir Cuma günü idi. 
Öğle yemeği için Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi davet etmişti. Haziran ilk haftasında başlayacağım Afrika seyahatimi konuşacaktık. Johannesburg’a kadar (tek yön) uçak biletim alınmış, Johannesburg’da 8 hafta çalışacağım iş ayarlanmıştı. Dönüş ise bir iddia üzerinden kendimi bağladığım Cape Town – Kahire (12 700 km) otostop girişimi olacaktı. Cambridge’in ünlü kitapçısı Heffers’de kitaplara bakarken (o yıllardan kalan bir adet oldu, cumaları kitapçı gezmek) bir arkadaşım geldi, “Senin ülkende darbe olmuş” dedi. Büyükelçiyi aradım, “Gelebilirsin, telefon hatları kesik, bugün sakin geçer” dedi.
27 Mayıs’ın aileleri perişan eden travmaları...
DP AFYON MİLLETVEKİLİ
VE ULAŞTIRMA BAKANI 

ARİF DEMİRER
Öğle yemeğinde 27 Mayıs’a rağmen Afrika’dan vaz geçmedik, gittim otostopu da yaptım.
Bu arada babam Yassıada’da, annem ve kardeşim Ankara’da kaldılar. Babam daha sonra beraat ettiği için ailem Kayseri yıllarını acısını yaşamadı. Başka anlatımla 27 Mayıs’ın aileleri perişan eden travmalarını göreli olarak daha az yaşadık, ailece.
1962 yılında babam İngiltere’ye geldi. Ben İngiliz arkadaşlarımla 1961 – 1962 yıllarında mezuniyetten sonra çıktığımız, bir yıl süren tetkik seyahatimizim raporunu yazıyordum.
23 Kasım 1961’de Yeni Delhi’de tanıştığım Türkeş’ten (mektuplaşıyorduk) bir telgraf aldım: “Birkaç günlüğüne Londra’ya gelsem görüşebilir miyiz?” Brüksel’de toplanan ünlü 14’ler dağılma kararı almışlardı. Artık Türkeş’in yanında Özdağ gibi birkaç kişi kalmıştı.
Londra’da, ünlü Ritz otelinde tarihi bir buluşma ayarladık, kardeşim Ahmet ile. Yassıada mağduru Arif Demirer ile Yassıada mimarı Alparslan Türkeş arasında, Ağustos 1962.
Babam çok sakin bir adamdı. Hiç kavga ya da küfür ettiğini görmedim, işitmedim. Türkeş’e, “Albayın size kızgın değilim, kırgınım. Türkiye’yi raydan çıkardınız, bir daha kolay kolay rayına oturtulamayacağını düşünüyorum” dediğini çok iyi hatırlıyorum, hiç unutmadım. 
Buraya kadarı geçmişte kalmış bir nostaljik hatıra ama o söz çok doğru imiş. Türkiye bir daha eskisi gibi olmadı. Ve fiziksel kalkınmaya rağmen huzur ve barış ortamı yerini bölünme ve kavga ortamına bıraktı.
27 Mayıs’tan sonra darbe yönetiminin birinci çok olumsuz gelişmesi Yassıada hukuk skandalı idi, ikinci ve kalıcı, aynı ölçüde olumsuz, gelişmesi ise milletin yarısının temsil edilmediği Kurucu Meclis’te hazırlanan anayasa oldu: Milletin yarısının karşı olduğu 1961 anayasası. Bu konuda yayımlanmış kitap sayısı bir elin parmaklarından azdır. Tevazu bir yana benim 2010 yılında yayımladığım Türkiye’de Anayasa Oyunları kitabının iyi bir kaynak olduğunu düşünüyorum. DP milletvekilleri Yassıada’da hiç kimsenin güvenmediği darbe mahkemesinde yargılanırken CHP milletvekilleri Kurucu Meclis’te tek yanlı hazırlanmış (CHP tarafından) anayasa taslağını tartışıyor ve “en yüksek devlet maaşı” alıyorlardı.
Darbe kadar bu eşitsizliğin oluşturduğu haksızlığın izleri de hiçbir zaman silinmedi.
27 Mayıs ile meslek hayatımda ayrıntılı bir şekilde ilgilenmedim, 1993 yılında Demokrat Parti Genel İdare Kurulu üyeliğine seçilene kadar. 1993 yılı Aralık ayında 6 Eylül 1955 Olaylarını incelemeye karar verdim. Önce iki kişiye birer soru yönelttim: Selanik’teki bombanın patlatılmasını azmettirdiği iddia edilen Nevşehir eski valisi Oktay Engin. Yazılı olarak bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu bildirdi. İkinci kişi MİT Müsteşarı Fuat Doğu idi. Fuat Paşa ile 1966 yılında tanışmıştım. Bana yedek subaylık görevimden sonra iş MİT’te iş teklif etmiş, karşılıklı bir ağabey – kardeş ilişkisi oluşmuştu: “Paşam 1955 yılında Milli Emniyet bu olaylara bulaşmış mıydı?” Cevap, kesin “HAYIR” idi.
Başladım araştırmaya ve Yassıada’daki 3 numaralı dosya ile karşılaştım. Baştan aşağı bir rezalet örneği idi. 1995 yılında 6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası kitabım çıktı.
Artık yavaş yavaş 27 Mayıs darbesinin, babamın Ritz Otel’de Türkeş’e söylediği “raydan çıkma ve yeniden rayına oturtamama” olgusunun izleri netleşiyordu kafamda.
6 Eylül 1955 kitabımda Yassıada’daki o kepaze davayı geniş bir şekilde (Türkiye’de ilk defa) incelemiş (gazete kupürlerinden değil, Yassıada tutanaklarından) ve bölünmüşlüğün insanları ne ölçüde insafsızlaştırdığını görmüştüm. Kişisel kini nedeniyle yalancı şahit Coşkun Kırca (1995 yılında kısa bir süre Bayan Çiller bu kişi T. C. Dışişleri Bakanı yaptı !) ortaya çıkarılmayan bir telgrafı kullanarak olayları Zorlu ve Menderes’in sırtına yüklerken kim bilir ne kadar mutlu olmuştur. Yargı da 5 Ocak 1961 günü hükmünü verdi: Zorlu ve Menderes’e    6’şar yıl hapis. Bir gün sonra 6 Eylül 1955’de DP İstanbul İl Başkanı Orhan Köprülü Kurucu Meclis’e üye oldu ! O mahkumiyet kararı bugün T. C. aleyhine delil olarak kullanılıyor.
Yassıada davasını Anayasa Mahkemesine taşıdım, yeniden Yargılanma talebi ile. Dilekçem çok ayrıntılı idi, ekinde de 1955 kitabım vardı. Yekta Güngör Özden Başkan, Ahmet Necdet Sezer Başkan Yarımcısı idiler. Bir davanın İade-i Muhakemesinin ön şartı ortaya yeni bir delil ve/veya tanık çıkarmaktı. Her ikisini de çıkardım: Coşkun Kırca’nın bahsettiği telgraf (hiçbir zaman ortaya çıkarılmamış ama mahkumiyet kararı o telgrafa dayalı olarak verilmişti). Tanık da DP Ankara Milletvekili Ramiz Eren. 5 Eylül 1955 gecesi Menderes ile birlikteydi.
Dilekçem kabul edildi. Dosya açıldı ve numara aldı. Usulen Yargıtay Başsavcısına soruldu. Telgraf yeni delil sayılır mı, diye. Abuk sabuk bir cevap geldi: HAYIR. Yeni değilmiş. Oysa Yassıada’da telgrafa değinilmişti ama ortaya çıkarılmamıştı. Dava reddedildi. Anayasa Mahkemesinin Başkan Vekili Güven Dinçer muhteşem bir karşı oy yazdı. Yassıada yargılamasını doğru dürüst anlamak için herkes okumalıdır. Yayımladım.
Artık 27 Mayıs darbesi konusunun sonlarına geliyordum. Önce Demokrat Parti’nin 60. Yılında (2006) yayımladığım 7 kitapla 10 yılın hesabını verdim ve 27 Mayıs’tan sonra DP aleyhinde üretilen gerçekdışı senaryoları bire birer çürüttüm, ülke ekonomisi ağırlıklı olarak.
2012 yılında ise 720 sayfa uzunluğunda (büyük boy) kitabımı yayımladık: 27 MAYIS – Masallar ve Gerçekler.  Masalların da gerçeklerin tüm ayrıntılarını bu kitapta topladım.
27 Mayıs yeniden yargılansın.

Gelelim 27 Mayıs 2017. Türk Milleti ortalık yerinden bölünmüş, herkes birbiriyle kavgalı, ülke televizyonları her akşam ölüm haberleri ile başlıyor (şehitler) ve adi cürüm olayları ile sona eriyor, kadın cinayetleri vs vs. Bu ortamda bir haykırış: 27 Mayıs yeniden yargılansın.
Mümkün değil. Yassıada’nın hiçbir davasını iade-i muhakeme koşulları ile buluşturamazsınız.
Ancak şu mümkün ve bence babamın Türkeş’e söylediği ile ilişkili. Türkiye’nin bir daha rayına oturtulamayacağını düşündüğünü söylemişti o sıcak Ağustos (1962) günü.
Türkiye’yi yeniden çıkarıldığı raylara oturtmak için 27 Mayıs Darbesi ile hesaplaşmak gerekiyor. Bunu yargı yoluyla, hele yargının bugün içinde bulunduğu ortamda, yapamazsınız. Olmayacak duaya “Amin” demek ancak zaman kaybettirir.
Yapılacak şey konunun millete götürülmesini sağlamak. Bir çeşit halk mahkemesi. Kadro:
İddia makamında Ümit Kocasakal, ısrarla 27 Mayıs’ın devrim olduğunu iddia eden bir hukukçu. Ayrıca CHP Genel Başkan adayı olduğunu ilan ediyor !
Yargıç: Türk Milleti
Savunmada: Demokrat Parti’yi doğru okumuş kişiler.
Savcı iddianameyi (Masalları) okusun bizler de Gerçekleri ortaya koyalım ve 27 Mayıs’ı ilk ve son kez Türk Milletinin (tvde) önünde tartışalım, adını koyalım ve konuyu kapatalım.    

4 Nisan 2017 Salı

“HAYIR” ATATÜRK’e SAYGILI CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR “HAYIR” DİYORLAR Mehmet Arif DEMİRER ANAYURT Gazetesi, 07 Nisan 2017

“HAYIR”
ATATÜRK’e SAYGILI CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR “HAYIR” DİYORLAR
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 07 Nisan 2017
Türkiye’de yalnız demokrat olmak yeterli değil. Yalnız Cumhuriyetçi olmak da yeterli değil. Çünkü arkamızda Anadolu topraklarında yaşayan Türk insanını özellikle 19 uncu yüzyılın tamamında ve 20 inci yüzyılın başlarında perişan etmiş bir Osmanlı deneyimi var.
Nedense bugün Tek Adam’a yönelik anayasa değişiklik paketine EVET demeye hazırlananların çoğu aynı zamanda o Osmanlı’nın özlemi içindeler. Tabii bu Osmanlıcı EVETçiler aynı zamanda safkan ATATÜRK karşıtları.
İşte bu referandumda bu sayfalardaki HAYIR diyenler Cumhuriyetçi Demokratlar. ATATÜRK’e saygılılar, Cumhuriyet’in temel ilkeleri ile barışıklar, Milli İradenin milletin gücünden doğduğunu biliyorlar. Onun için de sınırsız demokratlar.
“HAYIR” derken EVET’in neler getireceğini ve de getirmeyeceğini çok iyi biliyorlar:
2019 seçimine (ya da ilk milletvekili seçimine) kadar seçim ve siyasi partiler yasası değişmeyecek.
Baraj Evren’in koyduğu yüzde on olarak kalacak.
Kolunu kanadını kendi kendine PKK için kıran HDP barajın altında kalacak.
AKP Meclis’te en büyük parti olacak.
AKP’li Cumhurbaşkanı adayı seçilecek.
AKP milletvekilleri on beş yıldır olduğu gibi halkın seçeceği AKP’li Cumhurbaşkanı ne isterse en ufak bir itiraz olmaksızın yapacaklar.
AKP’li Cumhurbaşkanı bakanları ve yardımcılarını dilediği gibi atayacak, istediği zaman görevden alacak. Bu konuda hiç kimseye hesap vermek zorunda değil.
AKP’li Cumhurbaşkanı’nın atadığı bakanları denetlemek için yeni anayasadaki 300, 360 ve 400 gibi sayılar hiçbir zaman oluşmayacağı için kağıt üzerinde var gibi görünen denetim mekanizması asla işlemeyecek.
AKP’li Cumhurbaşkanı istediği zaman çok çeşitli konularda Kanun Hükmünde Kararname çıkaracak. Bunları iptal edecek herhangi bir kanun Meclis’ten zinhar çıkmayacak.
AKP’li Cumhurbaşkanı yüksek yargıya dilediği kişileri atayacak/atanmasını sağlayacak.
Böylelikle AKP’li Cumhurbaşkanı yürütmenin Tek Adamı, AKP milletvekillerinin tamamının, eksiksiz olarak, desteği ile yasamanın da Tek Adamı olurken, atadığı yargıçlar ile yüksek yargıyı da denetiminde tutacak.
Menderes’in çok yanlış yorumlanmış bir sözü vardır. 29 Kasım 1955 gecesi haklarında yolsuzluk söylentileri bulunan DP’li üç bakanı istifaya zorladıktan sonra hükümetin tüm bakanlarını da istifa ettiren Demokrat Parti Grubuna söylemişti: “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”
Bu söz, 537 milletvekili olan TBMM’nin mutlak çoğunluğunu (toplam milletvekili sayısının % 90’ını)  oluşturan, 489 üyesi bulunan, ünlü DP Grubuna söylenmişti. Güç ölçüsünün tanımı idi. EVET çıkarsa o güç, gerçekleşmesi imkansız olan Hilafeti dahi geri getirebilecek güç, bu Anayasa değişiklik paketi ile 2019 seçimi sonunda gümüş değil altın tepsi üzerinde tek bir kişiye, AKP’li Cumhurbaşkanına, teslim edilmiş olacak.
Oysa bakınız bu konuda Gazi Mustafa Kemal 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halk ile konuşurken neler söylemiş:
***
“…yakında çıkmış bir kitap gördüm. Bu kitaba vaz’ı imza edenin Hoca Efendilerden biri olduğunu anladım. O diyor ki, ‘Meclis Halifenindir.’
“EFENDİLER, BU KADAR SAKAT MANASIZ BİR ŞEY OLAMAZ. BU; DÜNYADA BENLİĞİNİ, İNSANLIĞINI VE HAKİMİYET-İ MİLLİYESİNİ ANLAMIŞ BİR HEYET-İ İÇTİMAİYENİN HİÇBİR VAKİT KABUL EDEMEYECEĞİ BİR SAFSATADIR.   
“Meclis Halifenin değildir ve olamaz.
“Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir…
“O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”       
***
İşte Gazi Mustafa Kemal’in 1923 yılında 8 milyonluk Türkiye için ret ettiği bir rejimi bu anayasa değişikliği ile 80 milyonluk Türkiye için getirmiş olacağız, eğer EVET dersek. 
İşte ATATÜRK’e saygılı olan bizler, İkinci ve Üçüncü Cumhurbaşkanlarımızın torunu ile kızı, TBMM eski Başkanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı, ilk AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve ben 2019 seçiminde oluşacak bu Tek Adam Rejimini son derece tehlikeli gördüğümüz için, ATATÜRK’ün Cumhuriyet Devrimlerine sımsıkı bağlı olduğumuz için, Demokrat olduğumuz için, 16 Nisan’da HAYIR diyeceğiz. 

1954 YILINDA DEMOKRAT PARTİDE ÜLKE GENELİNDE ÖN SEÇİM "Mehmet Arif DEMİRER" ANAYURT Gazetesi, 27 Mart 2017

1954 YILINDA DEMOKRAT PARTİDE ÜLKE GENELİNDE ÖN SEÇİM
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 27 Mart 2017
1954 Seçimlerinde Demokrat Parti, T. C.’nin en yüksek oyunu (% 58+) alarak Meclis’e 489 milletvekili ile gelmişti. (CHP 31 milletvekili çıkarmışı.) DP, tüm illerde ön seçim yapılmıştı.
Afyon yerel gazetelerinde 22 Mart günü yapılan ön seçim öncesi yazılardan başlıklar/alıntılar:
“Açık Mektup, (14 Mayıs Gazetesi, 9 Mart)
“Sayın Arif Demirer ve Rıza Çerçel. Her ikinizi de yakın bir hemşerim olarak tanırım… Memleket sizlerden büyük hizmetler bekliyor. Sizleri namzet listelerimiz içinde görmek istiyoruz. Memleketimize hizmet ediniz…”
O tarihte Demirer, PTT, Çerçel Devlet Hava Yolları Genel Müdürü idiler. Gazete iki hemşerisine “Genel Müdürlüğü bırak gel milletvekili olarak Meclis’te beni temsil et” diyor.
“B. Rıza Çerçel Mebus Adaylığından Sarfınazar Etti, (GÜVEN gazetesi, 16 Mart)
“… milletvekilliğinden vaz geçmiş. Hemşerilerimizin gösterdikleri yakın alakaya minnettar olduğu…” 
“Hakikate Doğru Gidelim, (GÜVEN, 17 Mart)
“Biz top yekun olarak Türk milleti 1954 devresi için gereken kuvvet ve kudrete sahip kimseleri bulsun ve seçsin diye çırpınıyoruz. Memleket severlik, vatanseverlik işte bu noktada birleşmektir.”
“D.P. 1954 Devresi için Şehrimizde Mebus Namzetliğini koyanlar, (GÜVEN, 17 Mart)
“48 adet mebus namzedi listesini aynen neşrediyoruz…”(Listede Çerçel yok !)
“Hangisini Tercih Etmeliydi? (GÜVEN, 18 Mart)
Bu başlığın ve Çerçel’in büyücek bir fotoğrafının altında Çerçel’e sitem eden yazının devamı:
“Korkarım, Arif Demirer de adaylığını geri almasın. Cidden bu iki genç hemşerimiz bu sahada (milletvekili olarak) memleket ve millete çok faydalı olabilir.”
Afyon gazetelerinin aday adayları üzerindeki bu tür baskıları sonucu ön seçime Çerçel de dahil tam 49 aday adayı katılmış ve 30’lu yıllardan beri sık sık Afyon Belediye Reisi olarak seçilmiş olan Hüseyin Tiryakioğlu, Demirer, Çerçel, Balıkesir Hukuk İşleri Müdürü Afyonlu Osman Talu ile beş eski milletvekili seçilerek 2 Mayıs seçimlerine aday olarak katılmış ve % 80’e yakın oy ile milletvekili seçilmişlerdir. Afyon gazeteleri sonuçlardan memnundur.
Gelelim bugünkü demokrasi anlayışımıza…
16 Nisan’da ne yapacağız? Devletin tüm imkanlarını kullanarak ve kadrolarını seferber ederek sürdürülen EVET kampanyasında partili adayın cumhurbaşkanı seçilmesi için çırpınıyoruz.
Var olan Seçim ve Siyasi Partiler yasaları ile 1954 yılının Tam Demokrasi anlayışından çok uzaklarda olduğumuz yetmezmiş gibi bir de genel başkanların bizzat belirlediği adaylar ve               % 10 baraj sayesinde Türk Tipi Demokrasi ile rejimi kökünden değiştirmek istiyoruz.
Ben bunu ping pong topu ile futbol oynamaya benzetiyorum. Yeşil saha, 22 futbolcu, 3 hakem ve bir top. Ama nasıl? Futbol topu yerine ping pong topu !
Olmuyor. Olmadığı için de 1954 Türkiye’sinin çok gerisinde olan rejimi iyice raydan çıkarmaya çalışıyoruz. Denetimsiz Yürütme, kolu kanadı kırılmış Yasama ve Yargı. Üstelik Yargı, bağımsız olmanın yanı sıra, artık anayasal zorunluluk olarak tarafsız da olacakmış !
Yarın: 2 Mayıs 1954 seçimlerinde seçilen 489 DP milletvekiline 29 Kasım 1955 gecesi ne demişti Menderes? “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz”  

HİLAFETİ GERİ GETİREBİLECEK GÜÇ "Mehmet Arif DEMİRER" ANAYURT Gazetesi, 28 Mart 2017

HİLAFETİ GERİ GETİREBİLECEK GÜÇ
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 28 Mart 2017
Hilafetin geri getirilmesi konusuna, TBMM’de 29 Kasım 1955 gecesi Menderes tarafından DP Grubu toplantısında değinilmişti. Menderes, TBMM’nin yüzde doksanını oluşturan DP Grubu üyelerine (488 milletvekili), “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” demişti. (Aslında Yassıada’ya getirtilen Zabıtlarda böyle bir cümle yok?)
Menderes, bugün bir takım kişilerin olduğu gibi Osmanlı özlemi ile yanıp tutuşmuyor, hilafetin geri getirilmesi gibi imkansız bir şeyi ise kesinlikle istemiyordu. O, sadece TBMM’nin yüzde doksanını oluşturan bir grubun gücünün ölçüsünü tanımlıyordu: İsterse hilafeti bile geri getirebilecek kadar güçlü.
1954 seçimlerinde tüm Demokrat Parti milletvekilleri adayları yerel yoklama ile seçilmişlerdi. Daha sonra, 1957 seçimlerinde başlayarak adayların Genel Merkez tarafından belirlenme sistemi Türk siyasetine kanser gibi girdi ve yerleşti. Bugün adayları genel başkanlar birer birer tespit ediyorlar.
16 Nisan günü 80 milyon T. C. vatandaşı ülkenin geleceği ile ilgili çok önemli bir karar vereceklerdir: EVET ya da HAYIR. EVET demeyi düşünenler Çanakkale 1915’i anlatırken bile olay ile yakından uzaktan bir ilişkisi olmayan Abdülhamit’i hatırlamak ölçüsünde Osmanlı özlemi içindeler. Onlar için Çanakkale 1915’de Mustafa Kemal Yok, Abdülhamit Var. Abdülhamit ile Çanakkale 1915 arasında nasıl bir bağ kuruyorlar anlamış değilim.
16 Nisan’da çıkacak EVET oyu ile, Menderes’in bahsettiği, 25 milyon T. C. vatandaşının gerçek temsilcileri olan milletvekillerinin yüzde doksanının gücü, bir kişiye sunulmuş olacak.  
16 Nisan oylamasında % 51 EVET oyu böylesine dramatik bir gelişmek için yeterli. Cumhurbaşkanı ise çok büyük bir başarı sonucu olarak % 60 hedefini koyuyor.
Diyelim ki % 60 EVET çıktı. Yüzde kırk HAYIR’ı ne yapacağız? Ya da % 55 ve 45 gibi bir bölünme herkesi rahatsız etmeyecek mi? % 40 ya da daha yüksek bir HAYIR oyuna rağmen kabul edilmiş sayılacak yeni bir ANAYASA, gerçekten 80 milyonu kucaklayacak bir anayasa olacak mı? Yoksa 1961 anayasasında olduğu gibi toplumun yarısı tarafından benimsenmemiş olarak kalacak mı? Son soru: % 51 EVET oyu ile bile kabul edilmiş bir anayasanın tek kişiye sunacağı güç, Menderes’in 29 Kasım 1955 gecesi bahsettiği güç,  sakıncalı değil mi?
Bakınız Gazi Mustafa Kemal, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halk ile yaptığı sohbette Meclis’in gücünü tek bir adama teslim etmesi konusunda neler söylemiş:
“…yakında çıkmış bir kitap gördüm. Bu kitaba vaz’ı imza edenin Hoca Efendilerden biri olduğunu anladım. O diyor ki, ‘Meclis Halifenindir.’
“EFENDİLER, BU KADAR SAKAT MANASIZ BİR ŞEY OLAMAZ. BU; DÜNYADA BENLİĞİNİ, İNSANLIĞINI VE HAKİMİYET-İ MİLLİYESİNİ ANLAMIŞ BİR HEYET-İ İÇTİMAİYENİN HİÇBİR VAKİT KABUL EDEMEYECEĞİ BİR SAFSATADIR…   
“Meclis Halifenin değildir ve olamaz. Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir… O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”        
“Millet, hakimiyetini elinde tutuyor ve ancak hakimiyetinden icabı kadarını tatbik etmek üzere Millet Meclisi’nin heyet-i umumiyesini tavzif ediyor.
“FAKAT BİR TEK ADAMA SALAHİYET VERİLEMEZ.” NOKTA !

28 Mart 2017 Salı

1933 YILINDA 5.5 AYDA HİTLER TİPİ BAŞKANLIK NASIL OLUŞMUŞ? Mehmet Arif DEMİRER ANAYURT Gazetesi, 4 Nisan 2017

1933 YILINDA 5.5 AYDA HİTLER TİPİ BAŞKANLIK NASIL OLUŞMUŞ?
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 
4 Nisan 2017
1933 yılı, dünyanın kaderini değiştirecek olaylar başlıyor.
30 Ocak, Hitler Başbakan oluyor. 5.5 ay sonra, 14 Temmuzda Tek Adam olacak.
27 Şubat, Berlin’de parlamento yangını. NAZİ’ler derhal yangının faturasını komünistlere kesiyor ve komünistler ülke genelinde patlak veren olayların sorumlusu ilan ediliyor. Ülkede olağanüstü bir gerginlik ve karışıklık başlıyor, adeta bir OHAL durumu yaşanıyor.
28 Şubat, Hükümet yangını bahane eden bir Yangın Kararnamesi çıkararak Komünist Parti milletvekillerini tutuklattırıyor, partiyi fiilen ortadan kaldırıyor; ülkede konuşma özgürlüğünü kaldırıyor, mektuplara-telgraflara sansür uyguluyor ve Yahudi karşıtı olayları körüklüyor.
5 Mart, Erken Seçim. NAZİ’ler: 288, Sosyalistler 120, Komünistler 81. diğer partiler 142.
23 Mart, parlamentoda hükümete tam yetki veren tasarı görüşülecek. Kanunlaşabilmesi için 2/3 çoğunluk gerekiyor. NAZİ Partisinin 31 eksiği var ! NAZİ’ler oylamayı etkilemek amacıyla koridorlarda slogan atıyorlar: “Tam yetki istiyoruz. Aksi takdirde yangın-katliam”
NAZİ Parti sözcüleri, tasarı kabul edilirse ülkede tam istihdam ve ekonomik kalkınma sözü veriyorlar ve yakında kapatacakları Merkez Parti ile diğer partilerin desteğini sağlıyorlar !
Sosyalist Parti başkanı Otto Wells, tasarının aleyhinde konuşuyor ve kabul edilmesi durumunda ülkede demokrasi rejimin sona ereceğini ilan ediyor.
Hitler hemen cevap veriyor: “Artık size ihtiyacımız yok. Almanya’nın yıldızı parlayacak, senin ölüm fermanın imzalanmıştır.”
Oylama sonucu: 441 EVET, 84 Hayır. Merkez Parti ve küçük partiler de EVET diyorlar. Böylelikle Anayasa parlamentoda değişmiş oluyor. Demokratik Cumhuriyet artık yok.
14 Temmuz, parlamento bir tasarıyı daha kabul ediyor ve tüm siyasi partileri kapatıyor. Hitler, Cumhurbaşkanlığı ve parlamento yetkilerini tek adam olarak üzerine alıyor.
Almanya, 1933 yılının ortasından itibaren, Yahudiler için kabus ülkesi oluyor. 6 Yıl sonra                3 Eylül 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı 2 Eylül 1945 tarihine kadar tam 72 ay sürüyor ve 72 milyon insanın ölmesine sebep oluyor.
Bir ülkede bütün yetkiler tek elde toplanınca 5.5 ayda bütün bunlar yaşanabiliyor.
Gazi Mustafa Kemal bakınız, Hitler’in 10 yıl sonra neler yapacağını görmüş gibi, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te Halka hitaben yaptığı konuşmada neler söylemiş:
“Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir…
“O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”
“Millet, hakimiyetini elinde tutuyor ve ancak hakimiyetinden icabı kadarını tatbik etmek üzere Millet Meclisi’nin heyet-i umumiyesini tavzif ediyor.
“FAKAT BİR TEK ADAMA SALAHİYET VERİLEMEZ.”        
Görüldüğü gibi Hitler, Başbakan olduktan 50 gün sonra, yangını bahane ederek, Anayasa değişikliği ile tüm yetkileri hükümetin üzerine almış, 14 Temmuzda ise partileri kapatmıştır.

15 Kasım 2016 Salı

HAYDAR TUNÇKANAT’IN ‘İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ’ KİTABI JÜPİTER FÜZELERİ & Mehmet Arif Demirer

HAYDAR TUNÇKANAT'IN 'İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ' KİTABI: JÜPİTER FÜZELERİ
              Mehmet Arif Demirer
1993 Yılında ilk kez DP GİK üyesi olduğum zaman, DP’nin on yılını, özellikle dış politikası ile ekonomik performansını, savunan tek bir kitap yayımlanmamıştı. Daha çok kişisel anılar ve Yassıada ile ilgili kitaplar yayımlanmıştı. 1993 yılından itibaren Basın Açıklamaları, DP Ansiklopedisi, iki büyük boy duvar takvimi ve dergiler dışında 17 kitap yazarak (yayımlandı) bu eksikliği giderdim. Yine de iki konu açık kalmıştı: Menderes, Necip Fazıl gibi bir adama neden 147 bin lira ödemişti, örtülü ödenekten ve MBK üyesi Hv. Kurmay Albay Haydar Tunçkanat’ın birinci baskısı 1970 yılında yayımlanan kitabındaki ağır suçlamalara cevap.
Necip Fazıl örtülü ödenekten para verilmesi konusu yakında yayımlanacak son kitabımda irdelenmektedir: ATATÜRK – Din ve Said Nursi – Fethullah Gülen. Sorunun cevabını da Bayar’ın da bulunduğu bir toplantıda Samet Ağaoğlu vermiştir: ‘Susturmak için’ Tunçkanat’ın suçlamalarının niteliği hakkında ise geniş bir araştırma yapmam gerekiyordu. Bu araştırmayı yaptım. Biri Jüpiter Füzeleri ile ilgili olmak üzere iki örnek ile Tunçkanat’ın gerçekleri nasıl çarpıttığını ya da gizlediğini göstereceğim:
İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ
Birinci örnek 23 Şubat 1945 tarihli ikili antlaşma. Bu antlaşma ile Türkiye, 1941 yılından beri ABD’den Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu kapsamında aldığı yaklaşık 100 milyon dolarlık askeri malzeme ile ilgili bir antlaşma imzalamış ve bu borcu sadece 4.5 milyon dolar ödeyerek tasfiye etmiştir. Tunçkanat bu antlaşmayı gereksiz görmüş ve “Yabancı bir devlete verilecek bazı imtiyazların tohumlarını taşıyan” bir antlaşma olarak tanımlamıştır. Stalin aynı kanun kapsamında savaşta ABD’den 14 milyar dolar değerinde malzeme almıştı.
İkinci ikili antlaşma, 27 Şubat 1946 tarihinde 10 milyon dolar değerinde askeri malzeme alımı ile ilgili kredi antlaşması idi. Tunçkanat bunu da eleştirmiştir:
“Bu anlaşmanın imzalandığı sıralarda Türk Hükümetinin kasalarında 245 milyon dolarlık dövizi vardır. Fakat Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye güvenlik vermeyen tutum ve davranışlarından kuşkulanan hükümet, benimsediği yeni bir görüşle, dış yardıma istekli ve daha elverişli bir tutum takınıyor.”
Gerçeklere bakalım: Döviz rezervi 10 milyon dolar. Ayrıca 235 milyon dolarlık altın stoku var. Bu altın stoku, 1948 yılı Şubat ayına kadar yarı yarıya azalacak, döviz rezervi ise 705 bin dolara inecektir. Türkiye bu rezervleri ile 1946 – 1950 yılları döneminde tek bir şeker ya da çimento fabrikası bile kuramamıştır. Sovyet Rusya’nın güvenlik vermeyen tutum ve davranışları ise 1945 Mart ayından beri sözlü ve yazılı notalar ile Sovyet gazetelerinde yayımlanan makalelerde belirlenen Sovyet talepleri idi: Kars – Ardahan ve İstanbul ile Çanakkale Boğazlarında ortak yönetim (Sovyet Savaş gemileri, askerleri ve bayrağı vd.).
İşte Tunçkanat gerçekleri böyle çarpıtarak veya gizleyerek önce CHP daha sonra DP’nin imzaladığı ikili antlaşmaları haksız ve insafsızca eleştirmiştir.
Jüpiter Füzelerine gelince. 17 Ekim 2016 tarihli ANAYURT yazımda belirtiğim gibi 1962 Küba Krizinde Sovyetler, Türkiye’de konuşlanmış Jüpiter füzelerinin sökülmesi vaadine karşılık Küba’daki çok daha güçlü ve daha uzun menzilli SS-4 Sandal füzelerin sökülerek Sovyetler Birliğine geri götürülmelerini kabul etmiş ve 3. Dünya Savaşı önlenmişti.
Tunçkanat’ın şu iddiasını, “O tarihlerde (1946) Türkiye’nin Amerika’nın bir ileri karakolu olması öğünme konusuydu. Bu görüş 27 Mayıs’a kadar sürdü.” da Jüpiter Füzelerinin Türkiye’ye geldiği tarihe bakarak değerlendirelim. Jüpiter Füzeleri ile ilişkili antlaşmayı Menderes Hükümeti imzalamış ancak füzeler, Türkiye’ye 27 Mayıs’tan sonra MBK döneminde gelmiş ve monte edilmişlerdir. Tunçkanat, kitabında Jüpiter Füzelerinden ve                 27 Mayıs’ın Türkiye – ABD ilişkilerini hiç etkilemediğinden nedense hiç bahsetmemiştir.
(ANAYURT GAZETESİ,  16 Kasım 2016)
1993-2012 Yılları arasında DP İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi ile ilgili yayımlanmış kitaplarım:
1993 – KKTC – TÜRKÜN ONUR SORUNU
1994 – Alparslan Türkeş’in anıları ve 27 Mayıs 1960 – DEMOKRAT PARTİ
1995 – 6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası
1995 – Babam Arif DEMİRER ve Aydın MENDERES
1997 – CYPRUS – the Island of Sustained Crises
2005 – ATATÜRK, BAYAR ve DP ekseninde MASALLAR ve GERÇEKLER
2006 – 6 EYLÜL 1955 Olaylarına 50. Yılda yeni Bakış – Hangi derin Devlet ?
2006 – DEMOKRAT PARTİ’nin YATIRIMLARI
2006 – NİHAT ERİM’in gözlüğü ve kalemi ile DEMOKRAT PARTİ ve bir soru:                      
            JOHNSON MEKTUBU SİPARİŞ MİYDİ?
2006 – KEMALİZM TARTIŞMALARI
2006 – DEMOKRAT PARTİ ve TARIM
2006 – MENDERES ve DÖVİZLER – DÜNYA BANKASI OLAYI (1954)       
2008 – Ş. Çizmeli’nin Menderes Kitabı – BİR DEDİKODU KİTABININ ELEŞTİRİSİ[1] 
2009 – FATİN RÜŞTÜ ZORLU GERÇEĞİ
2010 – DEMOKRAT PARTİ BELGESEL ANSİKLOPEDİSİ (2 200 sayfa)
2010 – HASAN POLATKAN konuşuyor
2010 – CUMHURİYET TÜRKİYE’sinde ANAYASA OYUNLARI – 27 MAYIS İHTİLALİ
2012 – 27 MAYIS – MASALLAR VE GERÇEKLER                                                                     




[1] Dr. Mehmet Özdemir ve Emre Oktay ile ortak yayın