4 Nisan 2017 Salı

“HAYIR” ATATÜRK’e SAYGILI CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR “HAYIR” DİYORLAR Mehmet Arif DEMİRER ANAYURT Gazetesi, 07 Nisan 2017

“HAYIR”
ATATÜRK’e SAYGILI CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR “HAYIR” DİYORLAR
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 07 Nisan 2017
Türkiye’de yalnız demokrat olmak yeterli değil. Yalnız Cumhuriyetçi olmak da yeterli değil. Çünkü arkamızda Anadolu topraklarında yaşayan Türk insanını özellikle 19 uncu yüzyılın tamamında ve 20 inci yüzyılın başlarında perişan etmiş bir Osmanlı deneyimi var.
Nedense bugün Tek Adam’a yönelik anayasa değişiklik paketine EVET demeye hazırlananların çoğu aynı zamanda o Osmanlı’nın özlemi içindeler. Tabii bu Osmanlıcı EVETçiler aynı zamanda safkan ATATÜRK karşıtları.
İşte bu referandumda bu sayfalardaki HAYIR diyenler Cumhuriyetçi Demokratlar. ATATÜRK’e saygılılar, Cumhuriyet’in temel ilkeleri ile barışıklar, Milli İradenin milletin gücünden doğduğunu biliyorlar. Onun için de sınırsız demokratlar.
“HAYIR” derken EVET’in neler getireceğini ve de getirmeyeceğini çok iyi biliyorlar:
2019 seçimine (ya da ilk milletvekili seçimine) kadar seçim ve siyasi partiler yasası değişmeyecek.
Baraj Evren’in koyduğu yüzde on olarak kalacak.
Kolunu kanadını kendi kendine PKK için kıran HDP barajın altında kalacak.
AKP Meclis’te en büyük parti olacak.
AKP’li Cumhurbaşkanı adayı seçilecek.
AKP milletvekilleri on beş yıldır olduğu gibi halkın seçeceği AKP’li Cumhurbaşkanı ne isterse en ufak bir itiraz olmaksızın yapacaklar.
AKP’li Cumhurbaşkanı bakanları ve yardımcılarını dilediği gibi atayacak, istediği zaman görevden alacak. Bu konuda hiç kimseye hesap vermek zorunda değil.
AKP’li Cumhurbaşkanı’nın atadığı bakanları denetlemek için yeni anayasadaki 300, 360 ve 400 gibi sayılar hiçbir zaman oluşmayacağı için kağıt üzerinde var gibi görünen denetim mekanizması asla işlemeyecek.
AKP’li Cumhurbaşkanı istediği zaman çok çeşitli konularda Kanun Hükmünde Kararname çıkaracak. Bunları iptal edecek herhangi bir kanun Meclis’ten zinhar çıkmayacak.
AKP’li Cumhurbaşkanı yüksek yargıya dilediği kişileri atayacak/atanmasını sağlayacak.
Böylelikle AKP’li Cumhurbaşkanı yürütmenin Tek Adamı, AKP milletvekillerinin tamamının, eksiksiz olarak, desteği ile yasamanın da Tek Adamı olurken, atadığı yargıçlar ile yüksek yargıyı da denetiminde tutacak.
Menderes’in çok yanlış yorumlanmış bir sözü vardır. 29 Kasım 1955 gecesi haklarında yolsuzluk söylentileri bulunan DP’li üç bakanı istifaya zorladıktan sonra hükümetin tüm bakanlarını da istifa ettiren Demokrat Parti Grubuna söylemişti: “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”
Bu söz, 537 milletvekili olan TBMM’nin mutlak çoğunluğunu (toplam milletvekili sayısının % 90’ını)  oluşturan, 489 üyesi bulunan, ünlü DP Grubuna söylenmişti. Güç ölçüsünün tanımı idi. EVET çıkarsa o güç, gerçekleşmesi imkansız olan Hilafeti dahi geri getirebilecek güç, bu Anayasa değişiklik paketi ile 2019 seçimi sonunda gümüş değil altın tepsi üzerinde tek bir kişiye, AKP’li Cumhurbaşkanına, teslim edilmiş olacak.
Oysa bakınız bu konuda Gazi Mustafa Kemal 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halk ile konuşurken neler söylemiş:
***
“…yakında çıkmış bir kitap gördüm. Bu kitaba vaz’ı imza edenin Hoca Efendilerden biri olduğunu anladım. O diyor ki, ‘Meclis Halifenindir.’
“EFENDİLER, BU KADAR SAKAT MANASIZ BİR ŞEY OLAMAZ. BU; DÜNYADA BENLİĞİNİ, İNSANLIĞINI VE HAKİMİYET-İ MİLLİYESİNİ ANLAMIŞ BİR HEYET-İ İÇTİMAİYENİN HİÇBİR VAKİT KABUL EDEMEYECEĞİ BİR SAFSATADIR.   
“Meclis Halifenin değildir ve olamaz.
“Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir…
“O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”       
***
İşte Gazi Mustafa Kemal’in 1923 yılında 8 milyonluk Türkiye için ret ettiği bir rejimi bu anayasa değişikliği ile 80 milyonluk Türkiye için getirmiş olacağız, eğer EVET dersek. 
İşte ATATÜRK’e saygılı olan bizler, İkinci ve Üçüncü Cumhurbaşkanlarımızın torunu ile kızı, TBMM eski Başkanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı, ilk AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve ben 2019 seçiminde oluşacak bu Tek Adam Rejimini son derece tehlikeli gördüğümüz için, ATATÜRK’ün Cumhuriyet Devrimlerine sımsıkı bağlı olduğumuz için, Demokrat olduğumuz için, 16 Nisan’da HAYIR diyeceğiz. 

1954 YILINDA DEMOKRAT PARTİDE ÜLKE GENELİNDE ÖN SEÇİM "Mehmet Arif DEMİRER" ANAYURT Gazetesi, 27 Mart 2017

1954 YILINDA DEMOKRAT PARTİDE ÜLKE GENELİNDE ÖN SEÇİM
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 27 Mart 2017
1954 Seçimlerinde Demokrat Parti, T. C.’nin en yüksek oyunu (% 58+) alarak Meclis’e 489 milletvekili ile gelmişti. (CHP 31 milletvekili çıkarmışı.) DP, tüm illerde ön seçim yapılmıştı.
Afyon yerel gazetelerinde 22 Mart günü yapılan ön seçim öncesi yazılardan başlıklar/alıntılar:
“Açık Mektup, (14 Mayıs Gazetesi, 9 Mart)
“Sayın Arif Demirer ve Rıza Çerçel. Her ikinizi de yakın bir hemşerim olarak tanırım… Memleket sizlerden büyük hizmetler bekliyor. Sizleri namzet listelerimiz içinde görmek istiyoruz. Memleketimize hizmet ediniz…”
O tarihte Demirer, PTT, Çerçel Devlet Hava Yolları Genel Müdürü idiler. Gazete iki hemşerisine “Genel Müdürlüğü bırak gel milletvekili olarak Meclis’te beni temsil et” diyor.
“B. Rıza Çerçel Mebus Adaylığından Sarfınazar Etti, (GÜVEN gazetesi, 16 Mart)
“… milletvekilliğinden vaz geçmiş. Hemşerilerimizin gösterdikleri yakın alakaya minnettar olduğu…” 
“Hakikate Doğru Gidelim, (GÜVEN, 17 Mart)
“Biz top yekun olarak Türk milleti 1954 devresi için gereken kuvvet ve kudrete sahip kimseleri bulsun ve seçsin diye çırpınıyoruz. Memleket severlik, vatanseverlik işte bu noktada birleşmektir.”
“D.P. 1954 Devresi için Şehrimizde Mebus Namzetliğini koyanlar, (GÜVEN, 17 Mart)
“48 adet mebus namzedi listesini aynen neşrediyoruz…”(Listede Çerçel yok !)
“Hangisini Tercih Etmeliydi? (GÜVEN, 18 Mart)
Bu başlığın ve Çerçel’in büyücek bir fotoğrafının altında Çerçel’e sitem eden yazının devamı:
“Korkarım, Arif Demirer de adaylığını geri almasın. Cidden bu iki genç hemşerimiz bu sahada (milletvekili olarak) memleket ve millete çok faydalı olabilir.”
Afyon gazetelerinin aday adayları üzerindeki bu tür baskıları sonucu ön seçime Çerçel de dahil tam 49 aday adayı katılmış ve 30’lu yıllardan beri sık sık Afyon Belediye Reisi olarak seçilmiş olan Hüseyin Tiryakioğlu, Demirer, Çerçel, Balıkesir Hukuk İşleri Müdürü Afyonlu Osman Talu ile beş eski milletvekili seçilerek 2 Mayıs seçimlerine aday olarak katılmış ve % 80’e yakın oy ile milletvekili seçilmişlerdir. Afyon gazeteleri sonuçlardan memnundur.
Gelelim bugünkü demokrasi anlayışımıza…
16 Nisan’da ne yapacağız? Devletin tüm imkanlarını kullanarak ve kadrolarını seferber ederek sürdürülen EVET kampanyasında partili adayın cumhurbaşkanı seçilmesi için çırpınıyoruz.
Var olan Seçim ve Siyasi Partiler yasaları ile 1954 yılının Tam Demokrasi anlayışından çok uzaklarda olduğumuz yetmezmiş gibi bir de genel başkanların bizzat belirlediği adaylar ve               % 10 baraj sayesinde Türk Tipi Demokrasi ile rejimi kökünden değiştirmek istiyoruz.
Ben bunu ping pong topu ile futbol oynamaya benzetiyorum. Yeşil saha, 22 futbolcu, 3 hakem ve bir top. Ama nasıl? Futbol topu yerine ping pong topu !
Olmuyor. Olmadığı için de 1954 Türkiye’sinin çok gerisinde olan rejimi iyice raydan çıkarmaya çalışıyoruz. Denetimsiz Yürütme, kolu kanadı kırılmış Yasama ve Yargı. Üstelik Yargı, bağımsız olmanın yanı sıra, artık anayasal zorunluluk olarak tarafsız da olacakmış !
Yarın: 2 Mayıs 1954 seçimlerinde seçilen 489 DP milletvekiline 29 Kasım 1955 gecesi ne demişti Menderes? “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz”  

HİLAFETİ GERİ GETİREBİLECEK GÜÇ "Mehmet Arif DEMİRER" ANAYURT Gazetesi, 28 Mart 2017

HİLAFETİ GERİ GETİREBİLECEK GÜÇ
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 28 Mart 2017
Hilafetin geri getirilmesi konusuna, TBMM’de 29 Kasım 1955 gecesi Menderes tarafından DP Grubu toplantısında değinilmişti. Menderes, TBMM’nin yüzde doksanını oluşturan DP Grubu üyelerine (488 milletvekili), “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” demişti. (Aslında Yassıada’ya getirtilen Zabıtlarda böyle bir cümle yok?)
Menderes, bugün bir takım kişilerin olduğu gibi Osmanlı özlemi ile yanıp tutuşmuyor, hilafetin geri getirilmesi gibi imkansız bir şeyi ise kesinlikle istemiyordu. O, sadece TBMM’nin yüzde doksanını oluşturan bir grubun gücünün ölçüsünü tanımlıyordu: İsterse hilafeti bile geri getirebilecek kadar güçlü.
1954 seçimlerinde tüm Demokrat Parti milletvekilleri adayları yerel yoklama ile seçilmişlerdi. Daha sonra, 1957 seçimlerinde başlayarak adayların Genel Merkez tarafından belirlenme sistemi Türk siyasetine kanser gibi girdi ve yerleşti. Bugün adayları genel başkanlar birer birer tespit ediyorlar.
16 Nisan günü 80 milyon T. C. vatandaşı ülkenin geleceği ile ilgili çok önemli bir karar vereceklerdir: EVET ya da HAYIR. EVET demeyi düşünenler Çanakkale 1915’i anlatırken bile olay ile yakından uzaktan bir ilişkisi olmayan Abdülhamit’i hatırlamak ölçüsünde Osmanlı özlemi içindeler. Onlar için Çanakkale 1915’de Mustafa Kemal Yok, Abdülhamit Var. Abdülhamit ile Çanakkale 1915 arasında nasıl bir bağ kuruyorlar anlamış değilim.
16 Nisan’da çıkacak EVET oyu ile, Menderes’in bahsettiği, 25 milyon T. C. vatandaşının gerçek temsilcileri olan milletvekillerinin yüzde doksanının gücü, bir kişiye sunulmuş olacak.  
16 Nisan oylamasında % 51 EVET oyu böylesine dramatik bir gelişmek için yeterli. Cumhurbaşkanı ise çok büyük bir başarı sonucu olarak % 60 hedefini koyuyor.
Diyelim ki % 60 EVET çıktı. Yüzde kırk HAYIR’ı ne yapacağız? Ya da % 55 ve 45 gibi bir bölünme herkesi rahatsız etmeyecek mi? % 40 ya da daha yüksek bir HAYIR oyuna rağmen kabul edilmiş sayılacak yeni bir ANAYASA, gerçekten 80 milyonu kucaklayacak bir anayasa olacak mı? Yoksa 1961 anayasasında olduğu gibi toplumun yarısı tarafından benimsenmemiş olarak kalacak mı? Son soru: % 51 EVET oyu ile bile kabul edilmiş bir anayasanın tek kişiye sunacağı güç, Menderes’in 29 Kasım 1955 gecesi bahsettiği güç,  sakıncalı değil mi?
Bakınız Gazi Mustafa Kemal, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halk ile yaptığı sohbette Meclis’in gücünü tek bir adama teslim etmesi konusunda neler söylemiş:
“…yakında çıkmış bir kitap gördüm. Bu kitaba vaz’ı imza edenin Hoca Efendilerden biri olduğunu anladım. O diyor ki, ‘Meclis Halifenindir.’
“EFENDİLER, BU KADAR SAKAT MANASIZ BİR ŞEY OLAMAZ. BU; DÜNYADA BENLİĞİNİ, İNSANLIĞINI VE HAKİMİYET-İ MİLLİYESİNİ ANLAMIŞ BİR HEYET-İ İÇTİMAİYENİN HİÇBİR VAKİT KABUL EDEMEYECEĞİ BİR SAFSATADIR…   
“Meclis Halifenin değildir ve olamaz. Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir… O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”        
“Millet, hakimiyetini elinde tutuyor ve ancak hakimiyetinden icabı kadarını tatbik etmek üzere Millet Meclisi’nin heyet-i umumiyesini tavzif ediyor.
“FAKAT BİR TEK ADAMA SALAHİYET VERİLEMEZ.” NOKTA !

28 Mart 2017 Salı

1933 YILINDA 5.5 AYDA HİTLER TİPİ BAŞKANLIK NASIL OLUŞMUŞ? Mehmet Arif DEMİRER ANAYURT Gazetesi, 4 Nisan 2017

1933 YILINDA 5.5 AYDA HİTLER TİPİ BAŞKANLIK NASIL OLUŞMUŞ?
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 
4 Nisan 2017
1933 yılı, dünyanın kaderini değiştirecek olaylar başlıyor.
30 Ocak, Hitler Başbakan oluyor. 5.5 ay sonra, 14 Temmuzda Tek Adam olacak.
27 Şubat, Berlin’de parlamento yangını. NAZİ’ler derhal yangının faturasını komünistlere kesiyor ve komünistler ülke genelinde patlak veren olayların sorumlusu ilan ediliyor. Ülkede olağanüstü bir gerginlik ve karışıklık başlıyor, adeta bir OHAL durumu yaşanıyor.
28 Şubat, Hükümet yangını bahane eden bir Yangın Kararnamesi çıkararak Komünist Parti milletvekillerini tutuklattırıyor, partiyi fiilen ortadan kaldırıyor; ülkede konuşma özgürlüğünü kaldırıyor, mektuplara-telgraflara sansür uyguluyor ve Yahudi karşıtı olayları körüklüyor.
5 Mart, Erken Seçim. NAZİ’ler: 288, Sosyalistler 120, Komünistler 81. diğer partiler 142.
23 Mart, parlamentoda hükümete tam yetki veren tasarı görüşülecek. Kanunlaşabilmesi için 2/3 çoğunluk gerekiyor. NAZİ Partisinin 31 eksiği var ! NAZİ’ler oylamayı etkilemek amacıyla koridorlarda slogan atıyorlar: “Tam yetki istiyoruz. Aksi takdirde yangın-katliam”
NAZİ Parti sözcüleri, tasarı kabul edilirse ülkede tam istihdam ve ekonomik kalkınma sözü veriyorlar ve yakında kapatacakları Merkez Parti ile diğer partilerin desteğini sağlıyorlar !
Sosyalist Parti başkanı Otto Wells, tasarının aleyhinde konuşuyor ve kabul edilmesi durumunda ülkede demokrasi rejimin sona ereceğini ilan ediyor.
Hitler hemen cevap veriyor: “Artık size ihtiyacımız yok. Almanya’nın yıldızı parlayacak, senin ölüm fermanın imzalanmıştır.”
Oylama sonucu: 441 EVET, 84 Hayır. Merkez Parti ve küçük partiler de EVET diyorlar. Böylelikle Anayasa parlamentoda değişmiş oluyor. Demokratik Cumhuriyet artık yok.
14 Temmuz, parlamento bir tasarıyı daha kabul ediyor ve tüm siyasi partileri kapatıyor. Hitler, Cumhurbaşkanlığı ve parlamento yetkilerini tek adam olarak üzerine alıyor.
Almanya, 1933 yılının ortasından itibaren, Yahudiler için kabus ülkesi oluyor. 6 Yıl sonra                3 Eylül 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı 2 Eylül 1945 tarihine kadar tam 72 ay sürüyor ve 72 milyon insanın ölmesine sebep oluyor.
Bir ülkede bütün yetkiler tek elde toplanınca 5.5 ayda bütün bunlar yaşanabiliyor.
Gazi Mustafa Kemal bakınız, Hitler’in 10 yıl sonra neler yapacağını görmüş gibi, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te Halka hitaben yaptığı konuşmada neler söylemiş:
“Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir…
“O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”
“Millet, hakimiyetini elinde tutuyor ve ancak hakimiyetinden icabı kadarını tatbik etmek üzere Millet Meclisi’nin heyet-i umumiyesini tavzif ediyor.
“FAKAT BİR TEK ADAMA SALAHİYET VERİLEMEZ.”        
Görüldüğü gibi Hitler, Başbakan olduktan 50 gün sonra, yangını bahane ederek, Anayasa değişikliği ile tüm yetkileri hükümetin üzerine almış, 14 Temmuzda ise partileri kapatmıştır.

15 Kasım 2016 Salı

HAYDAR TUNÇKANAT’IN ‘İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ’ KİTABI JÜPİTER FÜZELERİ & Mehmet Arif Demirer

HAYDAR TUNÇKANAT'IN 'İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ' KİTABI: JÜPİTER FÜZELERİ
              Mehmet Arif Demirer
1993 Yılında ilk kez DP GİK üyesi olduğum zaman, DP’nin on yılını, özellikle dış politikası ile ekonomik performansını, savunan tek bir kitap yayımlanmamıştı. Daha çok kişisel anılar ve Yassıada ile ilgili kitaplar yayımlanmıştı. 1993 yılından itibaren Basın Açıklamaları, DP Ansiklopedisi, iki büyük boy duvar takvimi ve dergiler dışında 17 kitap yazarak (yayımlandı) bu eksikliği giderdim. Yine de iki konu açık kalmıştı: Menderes, Necip Fazıl gibi bir adama neden 147 bin lira ödemişti, örtülü ödenekten ve MBK üyesi Hv. Kurmay Albay Haydar Tunçkanat’ın birinci baskısı 1970 yılında yayımlanan kitabındaki ağır suçlamalara cevap.
Necip Fazıl örtülü ödenekten para verilmesi konusu yakında yayımlanacak son kitabımda irdelenmektedir: ATATÜRK – Din ve Said Nursi – Fethullah Gülen. Sorunun cevabını da Bayar’ın da bulunduğu bir toplantıda Samet Ağaoğlu vermiştir: ‘Susturmak için’ Tunçkanat’ın suçlamalarının niteliği hakkında ise geniş bir araştırma yapmam gerekiyordu. Bu araştırmayı yaptım. Biri Jüpiter Füzeleri ile ilgili olmak üzere iki örnek ile Tunçkanat’ın gerçekleri nasıl çarpıttığını ya da gizlediğini göstereceğim:
İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ
Birinci örnek 23 Şubat 1945 tarihli ikili antlaşma. Bu antlaşma ile Türkiye, 1941 yılından beri ABD’den Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu kapsamında aldığı yaklaşık 100 milyon dolarlık askeri malzeme ile ilgili bir antlaşma imzalamış ve bu borcu sadece 4.5 milyon dolar ödeyerek tasfiye etmiştir. Tunçkanat bu antlaşmayı gereksiz görmüş ve “Yabancı bir devlete verilecek bazı imtiyazların tohumlarını taşıyan” bir antlaşma olarak tanımlamıştır. Stalin aynı kanun kapsamında savaşta ABD’den 14 milyar dolar değerinde malzeme almıştı.
İkinci ikili antlaşma, 27 Şubat 1946 tarihinde 10 milyon dolar değerinde askeri malzeme alımı ile ilgili kredi antlaşması idi. Tunçkanat bunu da eleştirmiştir:
“Bu anlaşmanın imzalandığı sıralarda Türk Hükümetinin kasalarında 245 milyon dolarlık dövizi vardır. Fakat Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye güvenlik vermeyen tutum ve davranışlarından kuşkulanan hükümet, benimsediği yeni bir görüşle, dış yardıma istekli ve daha elverişli bir tutum takınıyor.”
Gerçeklere bakalım: Döviz rezervi 10 milyon dolar. Ayrıca 235 milyon dolarlık altın stoku var. Bu altın stoku, 1948 yılı Şubat ayına kadar yarı yarıya azalacak, döviz rezervi ise 705 bin dolara inecektir. Türkiye bu rezervleri ile 1946 – 1950 yılları döneminde tek bir şeker ya da çimento fabrikası bile kuramamıştır. Sovyet Rusya’nın güvenlik vermeyen tutum ve davranışları ise 1945 Mart ayından beri sözlü ve yazılı notalar ile Sovyet gazetelerinde yayımlanan makalelerde belirlenen Sovyet talepleri idi: Kars – Ardahan ve İstanbul ile Çanakkale Boğazlarında ortak yönetim (Sovyet Savaş gemileri, askerleri ve bayrağı vd.).
İşte Tunçkanat gerçekleri böyle çarpıtarak veya gizleyerek önce CHP daha sonra DP’nin imzaladığı ikili antlaşmaları haksız ve insafsızca eleştirmiştir.
Jüpiter Füzelerine gelince. 17 Ekim 2016 tarihli ANAYURT yazımda belirtiğim gibi 1962 Küba Krizinde Sovyetler, Türkiye’de konuşlanmış Jüpiter füzelerinin sökülmesi vaadine karşılık Küba’daki çok daha güçlü ve daha uzun menzilli SS-4 Sandal füzelerin sökülerek Sovyetler Birliğine geri götürülmelerini kabul etmiş ve 3. Dünya Savaşı önlenmişti.
Tunçkanat’ın şu iddiasını, “O tarihlerde (1946) Türkiye’nin Amerika’nın bir ileri karakolu olması öğünme konusuydu. Bu görüş 27 Mayıs’a kadar sürdü.” da Jüpiter Füzelerinin Türkiye’ye geldiği tarihe bakarak değerlendirelim. Jüpiter Füzeleri ile ilişkili antlaşmayı Menderes Hükümeti imzalamış ancak füzeler, Türkiye’ye 27 Mayıs’tan sonra MBK döneminde gelmiş ve monte edilmişlerdir. Tunçkanat, kitabında Jüpiter Füzelerinden ve                 27 Mayıs’ın Türkiye – ABD ilişkilerini hiç etkilemediğinden nedense hiç bahsetmemiştir.
(ANAYURT GAZETESİ,  16 Kasım 2016)
1993-2012 Yılları arasında DP İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi ile ilgili yayımlanmış kitaplarım:
1993 – KKTC – TÜRKÜN ONUR SORUNU
1994 – Alparslan Türkeş’in anıları ve 27 Mayıs 1960 – DEMOKRAT PARTİ
1995 – 6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası
1995 – Babam Arif DEMİRER ve Aydın MENDERES
1997 – CYPRUS – the Island of Sustained Crises
2005 – ATATÜRK, BAYAR ve DP ekseninde MASALLAR ve GERÇEKLER
2006 – 6 EYLÜL 1955 Olaylarına 50. Yılda yeni Bakış – Hangi derin Devlet ?
2006 – DEMOKRAT PARTİ’nin YATIRIMLARI
2006 – NİHAT ERİM’in gözlüğü ve kalemi ile DEMOKRAT PARTİ ve bir soru:                      
            JOHNSON MEKTUBU SİPARİŞ MİYDİ?
2006 – KEMALİZM TARTIŞMALARI
2006 – DEMOKRAT PARTİ ve TARIM
2006 – MENDERES ve DÖVİZLER – DÜNYA BANKASI OLAYI (1954)       
2008 – Ş. Çizmeli’nin Menderes Kitabı – BİR DEDİKODU KİTABININ ELEŞTİRİSİ[1] 
2009 – FATİN RÜŞTÜ ZORLU GERÇEĞİ
2010 – DEMOKRAT PARTİ BELGESEL ANSİKLOPEDİSİ (2 200 sayfa)
2010 – HASAN POLATKAN konuşuyor
2010 – CUMHURİYET TÜRKİYE’sinde ANAYASA OYUNLARI – 27 MAYIS İHTİLALİ
2012 – 27 MAYIS – MASALLAR VE GERÇEKLER                                                                     




[1] Dr. Mehmet Özdemir ve Emre Oktay ile ortak yayın

27 Eylül 2016 Salı

İMAM HATİP MEZUNLARI İLE İLK KEZ İSTİHKAM OKULUNDA TANIŞMIŞTIM

İMAM HATİP MEZUNLARI İLE İLK KEZ İSTİHKAM OKULUNDA TANIŞMIŞTIM
Mehmet Arif Demirer
1964 Yılı Ekim ayında yedi yıllık ayrılıktan sonra cebimde iki Cambridge mühendislik diploması, arkamda bir Afrika otostop seyahati (1960 yazında 12 700 km Cape Town – Kahire arasında) ve bir yıl süren başkanı olduğum bir tetkik gezisi (Cambridge Afro- Asian Expedition, 1961 – 1962, 44 500 km) olmak üzere yedek subaylığa yönelik temel eğitim almak üzere İstihkam Okuluna teslim olmuştum. Kırkar kişilik üç takım idik. Üçüncü takımda yedi İmam Hatip Mezunu arkadaş vardı. Birkaç gün geç gelmişler ve kendi aralında adeta dışa kapalı bir grup oluşturmuşlardı. Kendileri dışında bizlerle pek konuşmazlardı.
Çok farklı bir eğitim aldıkları ve çok farklı kişiler olduklarını anlamıştık. Altı ay boyunca hiçbiri ile bir arkadaşlık kuramadık. Hiçbir spor faaliyetine ve özellikle benim sorumlusu olduğum Moral Gecesi çalışmalarına katılmadıklarını çok iyi hatırlıyorum.
25 Eylül 2016 tarihli BİRGÜN gazetesinde manşet üstünden verilen bir haber vardı: “Halk İmam Hatiplere direniyor”
Gazetenin asıl manşeti ise şöyle: “Laikliği Kazanacağız” Polis bir takım olaylara karışan ve laiklik için bildiri dağıtan 20 Haziran Hareketi üyesini gözaltına almış.
15 Temmuz’da darbeci tanklara karşı birleşen halk yine ayrışıyor mu, diye endişelendim.
En yakın mesai arkadaşım İmam Hatip Okulu mezunu. O bana İslam hakkında çok şey öğretti ben de ona Demokrat Parti yanı sıra ATATÜRK’ü tanıttım ve ATATÜRK adını kullanmasını (yalnız Mustafa Kemal yerine) telkin ettim.
Şu sözlerini hiç unutmam: “Sizinle tanışmadan önce ATATÜRK’ü alkolik ve eşcinsel diye tanıtmışlardı bizlere.” İmam Hatip Okullarında verilen eğitimin sonucu mu acaba?
İmam Hatip Okullarını Demokrat Parti Hükümetleri kurdu. 1951 – 1959 yılları arasında 19 okul açılmıştı. İlk mezunlarını İstihkam Okulunda görmüştüm, uzaktan ! Kendi dünyalarında yaşayan kesinlikle saldırgan olmayan kişilerdi. 2016 yılında halk İmam Hatiplilere direniyorsa bunun nedeni, mezunlarının toplumda ayrışım (ikilik) oluşturuyor olmaları.
Laikliğe gelince… Gazetenin manşetindeki sözcüğü yadırgıyorum. Neden ve kimlerden kazanacağız laikliği?
Din ve devlet işlerinin ayrılması, devlet dahil hiçbir kuruluş ya da kişinin başkasının dini inançlarına karışmaması anlamına gelen laikliği 2016 yılında kazanmak zorunda olmamalıyız.
Laiklik günlük yaşamın doğal bir unsuru olmalı ve öyle kabul edilmeli. Dolayısı ile vatandaşlara dini bir takım uygulamalar dayatılmamalı, Said Nursi’nin 1922 yılında Ankara’ya geldiğinde milletvekillerinin hepsinin namaz kılmadığını gördüğü zaman yaptığı gibi. Nursi, “Namaz kılmayan haindir” diye tutturmuştu. Bu gibi çağdışı beyanları hoşgörü ile karşılamamalı, izin vermemeliyiz.
Son yıllarda Yurtta Sulh – Cihanda Sulh ilkesinden çok uzaklaştık. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Yurtta sulh olmadan Cihanda Sulha da soyunamayız.
İşte bütün bu nedenlerle bölünmemeye özen göstermeli, İmam Hatiplileri de laik ilkelere inanan vatandaşlarımıza da eşit uzaklıkta (ama olabildiğince yakın) durmalıyız.
Öyle bir coğrafyada, bizi sevmeyen o kadar çok sayıda komşuların (uzak komşular dahil) arasında yaşıyoruz ki, hiç bölünmeden devamlı bir milli final maçı heyecanı ile yaşamalıyız.
Bölünmüş bir Türkiye’yi yaşatmazlar, daha da fazla bölerler, çünkü Sevres’i hiç unutamadılar. Bu gerçeği unutmak ya da küçümsemek lüksüne sahip değiliz.        

26 Eylül 2016 Pazartesi

“ALMANYA’NIN UTANÇ KARNESİ” - Mehmet Arif DEMİRER

“ALMANYA’NIN UTANÇ KARNESİ”
Mehmet Arif DEMİRER
Bu başlık 24 Eylül günü KARAR Gazetesi’nin manşeti idi. KARAR’daki.habere göre Almanya’da; her yıl 10 bin ırkçılık/İslamofobik suçu işleniyor, her hafta bir camiye saldırı düzenleniyormuş. 2013’e kıyasla ırkçı müdahaleler % 87 artmış, 1991 – 2011 yılları arasında 746 ırkçı cinayet işlenmiş.
KARAR bu durumu “Utanç Karnesi” diye tanımlamış.
Ben çok daha utanılması gereken bir olaydan bahsetmek istiyorum:
2014 yılında yapılmış bir Alman filmi: Im Labyrinth des Schweigens. (Suskunluğun Karanlık  Tünelinde) Her ne kadar labirent sözcüğünün sözlük karşılığı ‘içinden çıkılmaz bir durum’ ise de bu başlıkta, ‘içinde kaybolmanın çok kolay olduğu karanlık bir tünel’ daha uygun bir karşılık.
Filmin öyküsü şöyle: 1959 yılında Frankfurt’ta genç bir savcı edindiği bir bilgiye dayalı olarak Auschwitz Öldürme Kampında görev yapmış bir NAZİ’nin Frankfurt’ta bir devlet ortaokulunda öğretmen olarak çalıştığını tespit ediyor ve Eğitim Bakanlığı’na sunulmak üzere amiri kıdemli savcıya bir dosya sunuyor.
32 yaşındaki savcı o tarihe (1959) kadar Auschwitz’de neler olup bittiğini hiç duymamış !
Dosya üzerinde Eğitim Bakanlığı’nda hiçbir işlem yapılmıyor ve NAZİ öğretmen göreve devam ediyor.
Frankfurt’un başsavcısı, ara kademeleri atlayarak genç savcıyı Auschwitz dosyasını hazırlayıp yargıya taşımak üzere görevlendiriyor ve uyarıyor: “Adenauer Almanya’sında hala NAZİ’ler korunuyor. Elini çabuk tut.  Ben emekli olduktan sonra yerime gelecek kişiden aynı desteği göremeyebilirsin.”
Gerçekten de genç savcının topladığı somut delillere ve tanık beyanlarına rağmen 19 NAZİ hakkında İddianame dosyaları hazırlanması ve yargılamaların başlaması 1963 yılına kadar sürüyor. Davalar 1963 yılında, çeşitli engellemeler ile mücadele sonunda açılabiliyor.
Bu arada Alman polisi iki azılı NAZİ’nin yakalanarak Almanya’ya getirilmesi konusunda çok isteksiz kalıyor. İsrail’in gizli örgütü Mossad ise Eichmann’ı Arjantin’de bulup İsrail’e getiriyor, yargılıyor ve idam ediyor.
Güney Amerika’da yaşayan ve sık sık Almanya’ya gelerek ailesinin ticari işleri ve hatta herkesin gözü önünde vefat eden babasının cenazesi ile ilgilenen, Auschwitz’in ünlü katil ve işkenceci doktoru Dr. Mengele normal hayatını sürdürüyor ve 1979 yılına kadar yaşıyor.
Bu filmi ben yapmadım ama en az 20 kez izledim ! Almanların utanılacak tarihleri ile nasıl yüzleştiklerini daha doğrusu yüzleşmeye çalışırken nasıl zorlandıklarını ezberlemek için…
Şimdi gelelim bu AYIPLI ülkenin parlamentosunun 2 Haziran 2016 tarihinde Türkiye’yi soykırımcı ilan eden yüz karası Kararına.
Bu karar karşısında biz ne yaptık?  Kısa cevap: HİÇ BİR ŞEY.
Bu da tam bize yakışan bir başarısızlık örneği…
2 Haziran – 15 Temmuz arasında hiçbir mazeretimiz de yoktu. 
15 Temmuz’dan sonra ise yattık kalktık Fethullah Gülen ile.
Yazık oluyor bu millete.
Haklılığını bu ölçüde (HİÇ) savunamamayı hakketmiyor.